13 Mart 2011 Pazar
kendini kandıran mektuplardan sadece biri
öyle belki de yavaş yavaş pişip, kabarıp köpüren, tatlanan bir fincan kahve gibi büyüdü aşkımız ve kabaran yüreklere hatrı yıllarla sayılır sevgilerden bahşetti bu aşk.. Zamanla ölçülebilir ayrılıkların mevsimi de geçince tüm sokaklarının tüm yollarının ve önünde durduğun tüm büyük yapıların ve ayağına gelişine vurmalık gelen tüm kısmetlerin "kav(u)şağı" olan 5000 yıllık eskici aşıklardan alınıp mavilere satılmalar kentinde enn siyah fincanlarda yemen milliyetçisi kahvelerle seninle edilecek sohbetlerin peşinde tekrar ve tekrar kuruluyor düşler..
14 Şubat 2011 Pazartesi
Herkeslere daha küçük eski aşklar çekmecesi, daha büyük yatak odaları…
“Ayrılık hasretlik kar etti cana/ Seher yeli sevdiğimden bir haber” diye türkü çığırıyordum duşta. Güne böyle başlayınca devamını da böyle getirmeli dedim hazır “saha ve hava koşulları” böyle bir tribe girmeye “son derece elverişliyken”. Müzik defterinden bir parça koparılıp, sağı solu bantlanarak itinayla zarf haline getirilir, içine pembe gül yaprakları doldurulup zarf kapatılır kapağına örtülü, örtülü,hayvan gibi seviyorum lan seni anlasana kızım anlamına gelecek öpözlü sözler yazılır. O zarf bir türlü bir yan sıradaki ellere geçirilemez, geçen yıllarda o küçücük zarfın içine türlü türlü öyküler doldurulur. O yan sıraya geçemeyen zarf, artık komşu şehre geçemeyen zarf olur, ben daha da uzağa gittikçe şirin Anadolu şehrine geçemeyen zarf olarak yerini alır, eski aşklar çekmecesinde… Aşkın kırmızı kocaman kalplerle, kalp biçimli çikolatalarla, çok sayıda ama tek sayıda kıpkırmızı güllerle idrak edildiği bu kutlu günde, bitişiğinde oturduğum binada açık kalp ameliyatları yapılıyor. Cerrahlar kim bilir hangi aşktan kalma bir örselenmiş damarı, bacaktan aldıkları başka bir damarla bypass ediyorlar. O zarfı sahibine ulaştırdım ben günün birinde, içindeki öykülerden bir özet yaparak, muhatabı ağladı, ben.., ben bilmiyordum dedi, sanki bilse boynuma atlayıp beni öpücüklere boğacaktı da. Bilmediğin iyiymiş dedim sonra içimden, bildiği halde boyundan bir öpücük vermediği için. Sonra başkalarının aşklarını kutsama devri oldu bir süre, imrenmeli, başkası hesabına sevinmeli dönemler, öğrencilik mi haytalık mı ettiğimin belli olmadığı şehirde yalın ayak yürürken dalından kopardığım bir limon yaprağıyla, limon yapraklı çay demlemek suretiyle yakın arkadaşlarımın aşkını kutlamışlığım vardır. Neden sonra dank etti, dedim çayı demleyen sen öpüşüp koklaşanlar onlar, sende de var hormon, akıllı ol olm! Akıllı ol! Bir insan kendine hem akıllı ol diyip he de aşık ol! der mi? Dedim ben hay aklıma sokiiim! Sokiim çünkü aşık oldum. Limon çiçekleriyle, eriklerle, çağla bademlerle, varoluş amacı bir tür hormon dolaşımı sağlamak olan üniversite çimenlikleriyle geldi aşk. Çarpıntı sahibi, eli ayağına dolaşan, şapşalın teki oldum çıktım, bu halde bir kızı kendine aşık edebileceğini ummak da ayrı bir salaklık olabilir tabii. Amma ve lakin o içten, sıcak davranışlar her nasılsa filizlendiriyormuş bir aşkı. Bin bir türlü ilginçlik düşünürken ilan-I aşk etmek için, aklıma bir şey geldi. Zarftaki gül yapraklarını özgüven sorunundan dolayı veremediğim kıza vermek istediğim bu sefer de maddi sorunlardan dolayı veremediğim bir şey kalmıştı başkentimizde. Zaten o başkent nasıl bir kentse, benim aşklarımın da başkenti oldu, baş belası kent! Hemmen gittim, aileye sizi özledim tripleri yapıyorum ama , şimdi burdan bakınca pek çok insanın aptalca, başka pek çok insanın “ay ne romantik” bulacağı bir amaç için ordaydım. At pazarında, saraçların olduğu yerde, bir gümüşcü dükkanına gittim, orda vakti zamanında gördüğüm mavi taşlı bir kolye vardı, ben onu müzik dersi kızına almaya niyetlenip durdum ama hiç bi zaman parasını denkleştiremedim, ben o kolyeyi alamadıkça mı büyüdü aşkım bilemedim. Kolyeye sahip olamadıkça “o kolye ki her kimin boynuna asılır o kişi benim sonsuz aşkımdır” düşüncesi gelişti bende. İşte o beni çimenlerde saçmalatan kıza alacaktım onu ve o kolyeyi boynuna takacak, boynuma sarılacak ve biz sonsuza kadar mutlu yaşayacaktık.Ama o kolye yoktu vitrinde artık, orda bulacağımı umduğum için salaktım zaten de aşık olduğum için salaklığımı örtebiliyordum.Aşkın bu temize çekme hali güzel bir şey. Kolyeci adam seni bi yerden gözüm ısırıyo dedi, vitrine bakan bana, ben içimden, ben de senin kulağını ısırmak istiyorum aşk katili! dedim ama dışımdan “yaa evet aman da benim böyle bir hikayem var” dedim, konuşmamın yaratacağı duygusal etkiyi pazarlıkta kullanmak amacıyla. Öyle de oldu, kolyeci adam, turist kadını fahiş fiyatlarla başka bir kolyeye yönlendirdi. Bana da çay ısmarladı, içerde bir de hacı amca vardı benimle birlikte çay içen, bir an için hacı amcayla aynı sebeple orda olabileceğimiz olasılığını düşünüp gülümsedim, sonra da korkuya kapıldım, ya o hacı adam aşkı uğruna dervişe dönmüş bir adamsa diye, neyseki sonraki konuşmalardan hacı amcanın dükkan sahibi olduğunu anladım da rahatladım. Benim kolyenin yerinde başka bir mavi taşlı kolye vardı, kafamdan duruma ilişkin bir hikaye uydurdum, madem ki bir başkasına aşıktım o zaman kolye de değişebilirdi. Temel de değişmeyen maviydi işte. Kolye de basbayağı güzel ve oldukça da pahalıydı, kendimi ikna ettim [ sonra kendime bir bira ısmarlayıp kendimi şımarttım ( kişisel gelişimcilere selam çakma cümlesi)].Kolyeci amca kolyeyi karısının yaptığını, onun da bir hikayesi olduğunu diğer parçaların saraydan çıkma antikalardan olduğunu anlattı. Biraz pazarlık, biraz duygusal hikayem, biraz da Mesut’tan aldığım borcun sayesinde kolyeyi aldım. Annemi babamı öpüp, gerisin geriye aşkıma koştum. Şiirler biriktirmiştim ona, mektuplar, kasetler, hikayeler, ve asıl silahım lapis taştan kolye… Tamamen raslantısal bir biçimde bir akşam onu gördüm sokakta yürürken yanında bir çocukla, çocuğu tanıyordum, tanıdığıma göre sevgilisi olamaz diye düşünerek, kahvaltıya davet ettim onu. Cumartesi de sözleştik. Cumartesi geldi, kahvaltıda ona domatesin hikayesini anlattım, o an için safça hikaye anlatırmış gibi anlattım ama bütün bunlar aslında onu etkilemek için şuursuzca kullandığım şeyler de olabilirdi. Ona domates yedirirken dili işaret parmağıma değdi, o günden sonra işaret parmağımı daha çok sevmeye karar verdim. Sinemaya gitmeye karar verdik, ev arkadaşım çıkarken bi tomar peçete verdi bana, ne lan bunlar dedim, ağbi lazım olur dedi. Göç etmiş olmayı konu alan film çıkışında kendisi de bir göçmen olan aşkım ağlamaya başlayınca, peçeteler geldi aklıma ona verdim peçeteleri, haylaz öngörüme hayran mı olmuştu, bana mı öyle gelmişti, hayır sırf hödük olan ev arkadaşımın verdiği peçeteler sayesinde sevgilim olacaksa hiç olmasın daha iyiydi. Yemek yiyelim mi deyince gözleri parladı, en azından peçetelerden daha iyi bir hamleydi yemek. Yanında soğan yiyebilecek kadar rahattım, nasıl bir aşksa muhtemel bir öpüşmeyi bile hiç düşünmemiştim. Sonra pasaport kahvesine oturup akşamüstü kahvelerini söyledik. Güneş onun yüzüne vuruyordu, ben sonra kolyeyi çıkardığımı hatırlıyorum cebimden, titrek bir sesle uzun uzun onu nasıl da çok sevdiğimi, ne kadar da çok aşık olduğumu anlattım. Hüzünlü, hayran gözlerle izledi beni, sonra da o yanında gördüğüm bodur adamla yeni bir ilişkiye başladığını söyledi bana. Ne kadar da iyi olduğumu, ne kadar da etkileyici olduğumu vs. daha söyledi ama duyduğumu sandığım bu şeyler de gerçek olmayabilirdi, kendimde değildim zira. Sonra peçeteler geldi aklıma, ev arkadaşıma kalın bir küfür savurdum, peçetelerin asıl anlamına o anda vakıf olmuştum, çünkü. Ona hiç peçete kaldı mı diye soramadım ama, “benim için asıl olan sana olan aşkımı senin artık biliyor olman dedim, ben sana aşığım diye senin de beni…” Aradan çok zaman geçti, pek yanyana gelmek istemiyordum onunla, sonra o bir gün ben başkente gidecekken kendisinin de oraya gideceğini söyledi. Beraber trenle gidelim mi dedi, olur dedim ama gönülsüzdüm, hem kızgındım, hem de ne güzel işleri yoluna koyuyordum, daha az canım yanıyordu, ne gerek vardı tekrar o kadar yakın, hem de yol, hem de tren, şarap da içelim yolda deme olasılığı yüksekti böyle kızların. Nerden baksan risk işte!… Aslında o adamla benim ona aşkımı söylememin on beşinci gününde ayrılmışlardı ama tek bir kere bile ısrar etmedim, tekrar etmedim aşkımı. Gelemedi benimle Ankara’ya bir sınavı daha olduğu için, ama beni uğurlamaya geldi, bana sarıldı, tren düdüğünü çaldı, beni bırakmadı, tren hareket etti. Sonra trenden atlamak zorunda kaldı, dizi kanadı, benim içim cız etti, gerçi inme bi sonraki durakta inersin demiştim ama o atlayınca aşk hanesine çok şey yazıldı dizindeki yaradan doğru. Sonra geldi ama peşimden, bana aşık olduğunu söyledi hem de Güvenpark’ta ağzımın kenarından öptü beni, buz gibi soğukta. Benden ne istiyorsun diye sorduğumda bunu istiyorum diyerek, aslında daha fazlasını istiyormuş da o gün için ağzımın kenarından öpmüş sonra itiraf etmişti. Ben reddettim, deli gibi de aşıktım da öfkeliydim nedense benimle oyun oynamış gibi hissettim, uzunca bir süredir bana aşıkmış ama cesaret edememiş, reddedilmekten korkmuş sonra söylemeye karar vermiş. Olmaz dedim inat ettim. Israr etti sonraları da Bir 14 şubat günü beni dışarda bir şeyler yapmak üzere davet etti, konu aramızdakilere gelince, ve ben onu yine reddedince, zaten ne biçim bir gün anlamadım sanki bütün insanlar beni sinir etmek için eleleler diye söylendi, ben 14 Şubat bugün deyince yemin ederim bilmiyordum, gerçekten bilmiyordum,yani zaten amacım da seni bir ilişkiye ikna etmek değildi, kendiliğinden oldu diye telaşlandı. İşte aşk öyle bir şey ki bugün zorla hatırda tutulması istenen bir günü unutturabiliyor insana. Sonrasında sevgili olduk, doğal olduğu üzere, ben inadımdan vazgeçtim, çiçeklerimiz, çimenlerimiz, arkadaşlığımız, sevgimiz çoğaldı, bir sürü güzel zamandan sonra çok yakışıksız ayrıldık. Şimdi o bütün çirkinlikleri, hayatın gerçekleri olarak sığınılan o kapkara limanların suyunu yazmayacağım. Sonra ben yine tazeledim aşka olan inancımı, uslanmıyor insan, yara yeri kaşındıkça, kaşıyor, kaçınılmaz bir şeydir belki de, nasıl başladığına değil de nasıl sürdürüleceğine kafa yormalıdır belki, çünkü nasıl başlarsa başlasın güzel başlıyor, herkese tesadüflerle örülü tatlı hikayeler sunmuyor belki başlangıçlar ama her insan kendi başlangıçlarını anlamlı kılacak bir şeyler buluyor. İnancımı tazeledikten sonra aşık olduğum sevgilim gerçekten zorlu ve tatlı bir hikayesi olan aşkımız için derdi ki: “Zaten güzel ve anlamlı olan ve hiç bitmeyecek ilişkiler böyle hikayelerle başlayanlardır.” Ben bu seferinde mutlu sonsuz masalın içindeyim dedim kendi kendime. Hiç bitmeyen bir yolu yürüyecek gibiydim, bu kadar tesadüfün bu kadar farklıyken ortaklaşmalar olur şey değildi. Çok sevdim, ço kalpten, hiç açık vermeyecek biçimde, ve belki de ilk defa sevilmeyi bu kadar çok umursadım. Sonunda ben bugün sürprizle dolu bir sevgililer günü planı yapmak yerine bunları yazmakla meşgulsem anlaşılacağı üzere o güzel hikayeli aşk da sonunu buldu. Kendi sonunu aramadı ama ondan eminim. Lakin yenildiği noktayı az çok düşündüğüm zaman, o tatlı günleri, saf duygularla beslenen hayranlıkları, ferah kokuları, hayalleri ve düşleri çağırasım geliyor. Çünkü insanların birbirine teması git gide sığlaşıyor. İlişki biçimleri bulanıklaşıyor. Herkes birbirini çözümlemeye çalışıyor, herkesler yemek tarifi verir gibi ilişki tarifleri veriyor, -meli, -malı diyerek gereklik kipinde cümleler kuruyor, birileri birilerini kolayca tüketiyor, aldatıyor, çok sevmiş gibi davranıyor, içinde “pretending” kelimesi geçen “Did you really want?” diye sorduran bir başlangıç şarkısı yüreği burkabiliyor. Sevgiliniz için değeriniz, mesafelerle, başkasını bulma kolaylığıyla, o benim aklımın ermediği , ya da ermese ne olur ki dediğim “hayatın gerçekleriyle” azalabiliyor, yok olabiliyor. Bozulan şeylerden sonra sorular çoğalıyor, çoğalan sorulara aldığınız yanıtlar, gün gün daha karmaşıklaşıyor. Anlamsız cevap arayışları çoğaldıkça aslında bir sonu görür gibi oluyorsunuz, bütün konuşmalar bir seni sevmiyoruma dönüşüyor. Belki de ben gerçek denen şeyden kopuk bir aşk algısına sahip olmayı tercih ediyorum, bir masal uydurup onu yaşamak istiyorum, o da olabilir. Çünkü o sana böyle yaptıysa aslında o budur, bu da bunu gösterir zaten,orda da öyle olduğuna göre hoop e bitmiş işte kızııım!, malsın olm sen! Ordan da şöyle davranırsan sana ilgisi sürekli kalır, kıskandıracaksın, tatkikler, stratejiler yapacaksın, çok sevmeyeceksin, bağlanmayacaksın, hastalıklı bir sevme biçimin var, zaafların var, saplantı senin halin, hayat devam ediyor benim halim. Seveni skerler vs. vs. ve daha anlaşılır ya da daha karmaşık, ya da daha doğru olanlarına da, o çoğunluğun gerçekler dediği şeylere belirgin bir öfkem var. Belki büsbütün doğru olduklarındandır öfkem, bu da olabilir. Agnostik bir bakış açısı diyebiliriz bu hale. Bütün bunlar birilerinin hayatlarının gerçekleri olabilir, herkesin gerçeği kendine.. Ben gizli bildiğimde inat ediyorum içten içten. Çünkü inanıyorum ki bütün bu neden cümleleri aslında bir tür sevgisizliğin sonuçlarıdır ve üretenlerin, kuranların vicdanlarında, aynalarında bir şekilde karşılarında durur, hatta o kişisel aynaların içinde bir yerde kendimin de durduğunu düşünürüm, ama bu güne kadar ispatlanamadı bu düşüncem, ispatlanmasını da beklemiyorum. Bir zamanlar adlarıyla tamamlanan boşluklar, sonradan yokluklarıyla tamamlanır hale gelir. Hayatı yaşanır kılmak üzere bildikleriniz bile anlamsızlaşır, doğrudurlar, herkesler gibi sevgiliniz de bilir ama herkese bir yanıt gerekir, kendini temize çekmek, hatalardan arınmak için bir yer.
Neyse…
Bugün aşk,
Güzel birlikteliklere vesile olmayan aşkların, en azından yakışıklı ayrılıkları hakettiğini düşünenlerin yanında dursun.
Neyse…
Bugün aşk,
Güzel birlikteliklere vesile olmayan aşkların, en azından yakışıklı ayrılıkları hakettiğini düşünenlerin yanında dursun.
8 Şubat 2011 Salı
ne türlü olasılık.
Rakı kokusunun, tek bir dal sigaranın kokusuna karıştığı, adının epey uzağındaki evim… Annem, babam, kardeşim, özlenmişler. Hemen hiç tanımadan, neredeyse sesini hiç duymadan, parmak parmağa söyleştiğimiz uzayan gecelerden doğru benim özlediğim, yüzü, büyümüş gibi davranmaktan yorgun halleri, susup durup bir anda patlayan telaşlı kederi, temkinli “bence”lerin sahibi, anlamadığı zamanların sessizce güleni, en çok da adı, gitmiş o soğuğu keskin şehre. Ta başından yol düştü önüme, o örtülü benim, ben açıktan onun, ikimiz birden olasılıkların peşine düştük sonra. Benim o Akman’da sahlep içmeli şehrimde, severken çok olduğum şehirde, severken en çok olduğum, O!
Neresinden başlamalı şehre, belki benim eksik bıraktığım yerlerden, “bugün” tesadüflerle örülü bir film tamamlıyor o eksikleri…
Buzlanmış apartman girişini gördüm, tuz ve küreği kuşanıp kardeşim düşmesin diye, babamın da zoruyla ,o buzları temizlediğim günler geldi aklıma. Sonra “dikkat et mola yerlerinde yıkanan otobüslerden etrafında biriken sular buz olur bu mevsimde, bir güneyli için alışılmış değildir, düşmeyesin” deyişim. Daha da sonra aklıma, binbir çocuk düşüyle yürürken, kayıp yere düşüşlerim geldi. Hiç aklında yokken böylesi düşmek…Avuçlarının içi yanıyor insanın, el bilekleri ağrıyor.
Üzerinde düşününce, olan bitenin düşmeyi aklından geçirmezken kendini yerde bulmaktan pek de farkı yok.
Telaşlı, heyecandan basiti karmaşığa dönüştüren aklın engellerine takıldıktan bir süre sonra, O’nla buluştum, biraz zorlayarak, biraz diklenerek, ama samimi, ama içten. Hep gülüşü, heyecanlı şaşkınlığı, ne yapıyoruz acaba biz halleri... Yoğun gürültü altında durmaksızın sohbet etmeye çalışmak, bir şeylere ayak direyeceğimizin, engelleri yok sayacağımızın işaretiydi bana göre, her neyse o an için aramızdaki, güçlüydü. Bütün benliğini teslim etmek ister gibi karşılıklı bakışlar, anılar, hikayeler, gülmeler, basbaya yakındık işte, bir zaman parmaklarımızın anlattıklarını gözlerimiz, konuşmalarımız anlatıyordu. Parmaklarımız bir süre bizi izlediler, görevlerini yerine getirmenin huzuruyla. Sonra içimizdeki ateş büyüyünce, o ateşi kontrol altına almak da parmaklara düştü. Birbirimizden birer parça koparıp geceye götürmek istermiş gibi sarılarak vedalaştık o gece. Ben yolda bile bir türlü gidemediğim ve bir türlü çenemi tutamadığım için aynalardan söz ettim ona, o da bana benim aynam sensin demişti. Sabah olsaydı ya hemen, acaba ayılınca da böyle mi olacaktı? Annemi, babamı, kardeşimi daha çok seviyordum durduk yere. O soğuğu keskin şehir, oyunlar oynuyordu yine, ciğerim yansın istiyordu besbelli, ben eksik bir şeyler var burda derken, o bendeki eksik parçayı gösteriyordu bana “aşk!”
Soğukta ve güneşte aynı anda buluşmak, açık hava, neşeli ben, biraz daha kontrollü o, elini kaçıran o elini kaçırmasına bozulan ben , elini uzatan o , koluna uzanan ben. Ne desem yok ya ne gerek var şimdi diyen ama benim türlü şaşkınlıklarıma gülen de O. Zor başından belli zor, ama tatlı, Nar gibi tatlı ama, bal gibi değil… Nar suyu kavgası, su parası, sakız savaşı, kitapçılar, yolda karşımıza dikilen sokak şairi, yerde tıngırdayan bozuk paralar, arşınlanan sokaklar, üstü yeşil, içi kırmızı ben, kırmızı siyah genç O.
Oturup söyleşmesi ne güzel, hem aşık hem akıllı olmak zor, hakikat zor, sarı halkaları ben hiç tanımıyorken daha da zor. Elinin, elimin peşinde olması güzel ama, beni dinlerken kendini bana kaptırması daha da güzel. Bir oyun, bir oyun daha, tatlı… Bir ciddiyet, bir güçlük, bir engel daha, zor ama biz zaten gürültülü yerlerde sohbet etmemiş miydik ilkin ve sonra sakin yeri bulmamış mıydık? Öyleyse vardı her şeyin bir çaresi, bulurduk biz. Taa en başından, yani 12 saat bile olmamış belki ama başlangıç durumuna hassas bağımlıyız en azından. Daha erken bir veda, koşturmacalı öpücükler, iyiden iyiye birbirine karışan iki insan. Tedirginlik geldi vedayla birlikte, kalbimden geçen o cümleyi kurdum: Sen gidince neye karar verirsen ben seni anlayışla karşılarım. Benzer bir cümleyi bir filmde “bugün” duymak, en azından “Olasılığa inanmak, aşka inanmaktır!” dediğim günleri getirdi aklıma, gülümsetti beni. Gitti , sevdi beni, onun için bugündür başlangıç, gittiği ve sevdiği gün. O gitti ben sevdim sonra… Sonra ben yine sevdim ve ben gittim, o dur demediğine göre...
Başlarken yaptığımız doğrular hep çoktu birbirimiz için bir doğru, bir doğru daha, susayınca nar suyu, gazoz, acıkınca canımız ne çektiyse, minik minik köprülerde öpüşmeler, gitmeler, gelmeler, görüşmeler, hayalden ziyade planlar, ama kısa zaman sonra meramını anlatamamış, hakettiği saygınlığı bulamamış, hafife alınmış, bir şeylerin eksik olduğu o şehirdeki gibi bir şeylerin eksik olduğu yazların da eksilmekten üşüdüğü bir şeye dönüşen “aşk!” Yani ‘ ( …) Öğrenmez ama öğretir mutluluğu Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli Var eden kendini birincisinden Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren(…)’ beklentimdi, her zaman olmuyordu. Hakikat neyse o geldi başımıza belki, hakikat olan başlangıç durumuna hassas bağımlılık olsaydı, bugün bu tesadüf belki de ağlatırdı beni. Çünkü bizi dönüştüren hakikatin kendisiydi, hayallerine yer vermeyenlerin gerçeği çoktur. Bizim de çoğaldı işte Ve,
Bütün hevesler gibi bu da
neyse…
diye bitti.
Neresinden başlamalı şehre, belki benim eksik bıraktığım yerlerden, “bugün” tesadüflerle örülü bir film tamamlıyor o eksikleri…
Buzlanmış apartman girişini gördüm, tuz ve küreği kuşanıp kardeşim düşmesin diye, babamın da zoruyla ,o buzları temizlediğim günler geldi aklıma. Sonra “dikkat et mola yerlerinde yıkanan otobüslerden etrafında biriken sular buz olur bu mevsimde, bir güneyli için alışılmış değildir, düşmeyesin” deyişim. Daha da sonra aklıma, binbir çocuk düşüyle yürürken, kayıp yere düşüşlerim geldi. Hiç aklında yokken böylesi düşmek…Avuçlarının içi yanıyor insanın, el bilekleri ağrıyor.
Üzerinde düşününce, olan bitenin düşmeyi aklından geçirmezken kendini yerde bulmaktan pek de farkı yok.
Telaşlı, heyecandan basiti karmaşığa dönüştüren aklın engellerine takıldıktan bir süre sonra, O’nla buluştum, biraz zorlayarak, biraz diklenerek, ama samimi, ama içten. Hep gülüşü, heyecanlı şaşkınlığı, ne yapıyoruz acaba biz halleri... Yoğun gürültü altında durmaksızın sohbet etmeye çalışmak, bir şeylere ayak direyeceğimizin, engelleri yok sayacağımızın işaretiydi bana göre, her neyse o an için aramızdaki, güçlüydü. Bütün benliğini teslim etmek ister gibi karşılıklı bakışlar, anılar, hikayeler, gülmeler, basbaya yakındık işte, bir zaman parmaklarımızın anlattıklarını gözlerimiz, konuşmalarımız anlatıyordu. Parmaklarımız bir süre bizi izlediler, görevlerini yerine getirmenin huzuruyla. Sonra içimizdeki ateş büyüyünce, o ateşi kontrol altına almak da parmaklara düştü. Birbirimizden birer parça koparıp geceye götürmek istermiş gibi sarılarak vedalaştık o gece. Ben yolda bile bir türlü gidemediğim ve bir türlü çenemi tutamadığım için aynalardan söz ettim ona, o da bana benim aynam sensin demişti. Sabah olsaydı ya hemen, acaba ayılınca da böyle mi olacaktı? Annemi, babamı, kardeşimi daha çok seviyordum durduk yere. O soğuğu keskin şehir, oyunlar oynuyordu yine, ciğerim yansın istiyordu besbelli, ben eksik bir şeyler var burda derken, o bendeki eksik parçayı gösteriyordu bana “aşk!”
Soğukta ve güneşte aynı anda buluşmak, açık hava, neşeli ben, biraz daha kontrollü o, elini kaçıran o elini kaçırmasına bozulan ben , elini uzatan o , koluna uzanan ben. Ne desem yok ya ne gerek var şimdi diyen ama benim türlü şaşkınlıklarıma gülen de O. Zor başından belli zor, ama tatlı, Nar gibi tatlı ama, bal gibi değil… Nar suyu kavgası, su parası, sakız savaşı, kitapçılar, yolda karşımıza dikilen sokak şairi, yerde tıngırdayan bozuk paralar, arşınlanan sokaklar, üstü yeşil, içi kırmızı ben, kırmızı siyah genç O.
Oturup söyleşmesi ne güzel, hem aşık hem akıllı olmak zor, hakikat zor, sarı halkaları ben hiç tanımıyorken daha da zor. Elinin, elimin peşinde olması güzel ama, beni dinlerken kendini bana kaptırması daha da güzel. Bir oyun, bir oyun daha, tatlı… Bir ciddiyet, bir güçlük, bir engel daha, zor ama biz zaten gürültülü yerlerde sohbet etmemiş miydik ilkin ve sonra sakin yeri bulmamış mıydık? Öyleyse vardı her şeyin bir çaresi, bulurduk biz. Taa en başından, yani 12 saat bile olmamış belki ama başlangıç durumuna hassas bağımlıyız en azından. Daha erken bir veda, koşturmacalı öpücükler, iyiden iyiye birbirine karışan iki insan. Tedirginlik geldi vedayla birlikte, kalbimden geçen o cümleyi kurdum: Sen gidince neye karar verirsen ben seni anlayışla karşılarım. Benzer bir cümleyi bir filmde “bugün” duymak, en azından “Olasılığa inanmak, aşka inanmaktır!” dediğim günleri getirdi aklıma, gülümsetti beni. Gitti , sevdi beni, onun için bugündür başlangıç, gittiği ve sevdiği gün. O gitti ben sevdim sonra… Sonra ben yine sevdim ve ben gittim, o dur demediğine göre...
Başlarken yaptığımız doğrular hep çoktu birbirimiz için bir doğru, bir doğru daha, susayınca nar suyu, gazoz, acıkınca canımız ne çektiyse, minik minik köprülerde öpüşmeler, gitmeler, gelmeler, görüşmeler, hayalden ziyade planlar, ama kısa zaman sonra meramını anlatamamış, hakettiği saygınlığı bulamamış, hafife alınmış, bir şeylerin eksik olduğu o şehirdeki gibi bir şeylerin eksik olduğu yazların da eksilmekten üşüdüğü bir şeye dönüşen “aşk!” Yani ‘ ( …) Öğrenmez ama öğretir mutluluğu Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli Var eden kendini birincisinden Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren(…)’ beklentimdi, her zaman olmuyordu. Hakikat neyse o geldi başımıza belki, hakikat olan başlangıç durumuna hassas bağımlılık olsaydı, bugün bu tesadüf belki de ağlatırdı beni. Çünkü bizi dönüştüren hakikatin kendisiydi, hayallerine yer vermeyenlerin gerçeği çoktur. Bizim de çoğaldı işte Ve,
Bütün hevesler gibi bu da
neyse…
diye bitti.
14 Aralık 2010 Salı
Ilık içmeyiniz!
Yine soğuk, yine sabaha karşı, yine çalışıyorum, dışardaki is kokusuna karışan yağmurun hatıratı, işler bittiğinde yüreği hafifçe burarak gelip, duruyor böyle zamanlarda. Asimetrik duygular “var”lığımızın doğasındandı, o hatıratın devrinde, sezilemeyen zıtlıklar da, sevilebileceğime inanma gereksinimim de. Başıma gelen iyilerle kötülerin de bakışımı yok gibi, is kokulu gecelerde hakça durumları aramak, sormak başlı başına bir zırvalamadır belki. “Nalbant olmayan şehirde, aşk atına nal” soran bir kişinin hakkı olarak ona verilen yüksek olasılıkla bir haksızlık olacaktır. Dünya tam da böyle bir yer olmalı, kurulmuş en karmaşık sınav düzeneği, tuzaklarıyla, zorla kurulmaya çalışılan adaletiyle, vefası olmayan bir tercihler labirenti. Tüm bunların içinde o buruk kalbimin vuruşlarında bir kuşun kanadının altında gizlenmiş sıcaklığa benzer gülümsemelerin müziği var. Bu da benim karmaşam herhalde. Bir tür uslanmazlık, dersini almazlık. Aramak, sormak, sorgulamak, uğraşmak, süzmek, kaymak, düşmek, şapa oturmak, hançer çıkarmak, acıya gülmek, dün ağladığınla bugün dalga geçmek. Sıcak içilen bir şeydiyse eğer şimdi benim aklımdan geçen, onun yokluğu onun soğumuş olmasıdır. Katılaşarak cisimleşmiş bir yokluk.
Zaman içinde ince bir sızıya dönüşen kalbim “var”lık soğumasın diye çabalasa da bir tür asimetriden kaynaklı “var”lık sadece ılıyabilir.
Ne deyim?
Yok etme çabasının başarısız olduğu yerde çoğalır varlık.
Zaman içinde ince bir sızıya dönüşen kalbim “var”lık soğumasın diye çabalasa da bir tür asimetriden kaynaklı “var”lık sadece ılıyabilir.
Ne deyim?
Yok etme çabasının başarısız olduğu yerde çoğalır varlık.
9 Aralık 2010 Perşembe
otobüs camındaki yüz, bir düşten daha fazla bir şey değildi.
Akşamüstü saate bakıyorum .Biraz erken çıksam, vursam kendimi yola. Beş saat sürse yol, ama yok yavaş gitmeli hep hiç dönmeyecekmiş gibi sarılmak için ona sürülen yol bu. Burda yol iyi, biraz hız da iyi. Dışarda serinlik, içerde yorgunluk. Bacaklarım huzursuz, gözlerim uykusuz. Sigarayı yokuşa saklıyorum. Dere yok, tepe çok, yol ıssız. Sevdam da öyle mi? Bir düşle ayılıyorum kurtulmak için korkumdan. Taze, koyu siyah kokusuyla onun. Serinlik içerde şimdi, yorgunluk dışarda. Bir şey unuttum mu acaba? Onu gülümsetecek, sevindirecek şeyler yanımda, aklımda. Gözlerinden mi öpsem, boynundan mı, önce? Biraz daha türkü iyi 'ayrılık hasretlik kar etti cana' Ben kendi bildiğimi, duyduğumu bildirebildim mi acaba, hevesim, meramım onunkilere denk düşüyor mu? Bir düş daha geldi durdu ayıldım yine düşe. Berberin tuttuğu aynaya gülümseyen yüzüne. Ellerim terli bedenim kirli gitgide. Yaklaşınca durmalı değiştirmeli üstümdekini. Donuk ve büsbütün yalnız hissettiğim kentine yaklaşıyorum. Yol kısaldıkça, hasret büyüyor. Son kere telefon açmasam meraklanır mı acaba? Ne zamandır böyle şeyler düşünür oldum ben? Hep merakta olması gerekmez mi zaten? Tamam ben seviyorum da o da beni seviyor mu gerçekten, dün sevdi belki , ama bugün? Yarını sormaktan korkuyorum. Başka düşler kurmalı hatırlamalı onun sevgisini, kurduğu altmış yaş düşünü, bize tasarladığı evi mesela. Ama bunlar uzak düşler, yakında ne var, yakında sevda kararıyor, bunu biliyorum, görüyorum. Yakının düşü ne? Yakının düşü onun yüzünde, sesinde, ben o sebeple yolda değil miyim? Dileğim çok , kabul olurlar mı bilmem ama en çok ne yaşarsak yaşayalım hiç olmazsa insanca olsun. Acıdan zulümden uzak olsun. Sevdim demiş olmanın da asgari şartı bu değil mi? Kapı başka çalınmalı, kapıya başka çıkılmalı. Dik durmalı, pırıl pırıl bakmalı, bütün gövdem, benliğim ben geldim demeli. Sevildiğini duymalı ellerim, sağırlaşan ellerim. Her söz bir boşunalık, her davranış suni teneffüs gibi duruyor şimdilerde. Güzel olan tek şey, yaşanılanın, düşlenenin anlatılış biçimi. Bir kaç düş daha sonra tarçınlı şehirden, şaraplı şehre çizilen yol kadar, güneyli çimlerde bir öpücük kadar, bir de sadece aramızda anlaşılabilecek, konuşulabilecek olanlar… Ayılmasam iyi.
Ismail
Şubat, 2010.
Ismail
Şubat, 2010.
24 Kasım 2010 Çarşamba
yollar uzak ay bedir
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil.
usulca mavi bir kar
kara geceye düşer
tutuşur fundalıklar
gelir kalbimi yakar.
gün olur belki öper
ay ışığı acıyı
o yaralı cerenler
yanık sulara iner.
yollar uzak ay bedir
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil
BA.
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil.
usulca mavi bir kar
kara geceye düşer
tutuşur fundalıklar
gelir kalbimi yakar.
gün olur belki öper
ay ışığı acıyı
o yaralı cerenler
yanık sulara iner.
yollar uzak ay bedir
sırtımda gümüş hançer
yürürüm de ölemem
kan damlatır karanfil
BA.
13 Kasım 2010 Cumartesi
z
Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce
cS
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce
cS
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)